baybilir

Hayatı Paylaşalım, Mutlu Olalım

Bebeği Sepete Koyup Nehre Bırakma Allegorisi

8 min read

Mitik anlatılarda genelde sembollü ifadeler görülür ve bunlar toplumun hafızasına kazınarak “motif” şeklinde nesiller boyu tekrarlanır durur. Bunun en bilinen örneği, efsanevi kahramanın halka bela olan bir ejderhayı öldürmesidir ki insanın evreni yani zamanı yenmesi böylece bir anlamda ölümsüzlüğe yükselmesi olarak açıklanabilir. Babil’de Marduk’un Tiamat’ı, Mısır’da Atum’un Aphosis’i, Eski Yunan’da Apollon’un dünyanın merkezi omphalos taşına çöreklenen Phyton’u, Fransa’da Aziz Romanus’un Gargouille’u, Türklerde Oğuz Kağan’ın obasına musallat olan canavarı öldürmesi, bunun bilindik örnekleridir. İkinci bir yaygın motif ise ileride kahraman olacak bebeğin, bir sepete konulup nehre bırakılmasıdır. Bu da zayıf ve çaresiz insanın, kaderin akışına teslim olması ve olayları hayatın doğal akışına bırakmasının sembolik bir ifadesi olmalıdır.              

Üsttekilerden “nehre salınan bebek” anlatısı, ilk olarak Sümer topraklarını ele geçirip burada güçlü bir devlet kuran Sami ırkından Akadların Kralı Sargon’un yaşam öyküsünde geçer. Bu anlatıya göre Sargon’un annesi, yüksek rahibe yani tapınak fahişesidir ve bu nedenle de çocuk sahibi olması yasaktır. Yüksek rahibelik yani tapınak fahişeliği; Sümer, Akad, Babil gibi Mezopotamya toplumlarında görülen bir ritüeldir ve sonbaharda indiği yeraltından bahar başında çıkan çoban tanrı Tammuz (Marduk) ile eşi aşk tanrıçası İnanna (İştar)’nın tabiatın uyanması, bolluk ve bereketin gelmesi için çiftleşmelerinden doğmuştur. Bu birleşmeyi temsilen devrin kralı ile yüksek bir rahibe, her bahar başında kutsal evlilik töreni yapıp birleşirlerdi. Gelenek, bu törenden doğup zamanla kurumsallaşmıştır. Dolayısıyla Sümer, Akad ve Babil’de “zermaşitu” denilen tanrıya adanmış bu yüksek fahişe-rahibeler, baş tanrı Marduk insan şeklinde gelip bir kadınla yatmak ister diye, Babil Kulesi’nin tepesinde her gece nöbet tutarlardı. Ayrıca zigurata ziyarete gelen insanoğlunun erkeklerini de düşünürler, onların da canı “kutsal seks” ister diye “kutsal evlilik” oluşturmak yani sevişmek için hazırda beklerlerdi. Bu kutsal cinsel hizmet, Babil’den sonra Mısır, Pers ve Yunan kültürlerinde de devam etti. (Vesta kızları)

 Velhasıl Mezopotamya topraklarında yaşayan her kadın, ister köle ister varlıklı aileden gelme olsun, Tanrı’ya hizmet adına yılda en az bir kez kimsenin birlikte olmak istemeyeceği zigurat ziyaretçisi erkeklerle birlikte olmak ve bedenlerini onlara, ruhlarını tanrılara sunmak zorunda idi. Bu zor görevi yerine getirenlere “kutsal tapınak fahişeleri” denir, fedakarca bir iş yaptıkları ve adanmışlıkları için oldukça saygı görürler ve soylu kadınlar gibi başlarını örtüp peçe takmalarına izin verilirdi. Normal fahişe ve cariyelerin ise bu hakkı yoktu. Eğer yaparlarsa kırbaçlanır ve de kulakları kesilirdi.

Akad anlatısına göre kral Sargon/Şarru-kin’in  (MÖ 2334-2279) annesi, yukarıda anlatılan yüksek rahibelerdendir. Yasak olmasına rağmen hamile kalır ve babası bilinmeyen çocuğunu gizlice doğurur. Çünkü yasağa rağmen doğurulan bebekler, tanrının çocuğu kabul edilip öldürülürlerdi. Bu nedenle Sargon’un annesi, diğer çaresiz rahip-anneler gibi bebeğini sepete koyup bir ihtimal olarak nehre salar yani onu kaderin kollarına bırakır:

‘’Ben Agade kralı Sargon’um. Haysiyetsiz annem beni gizlice dünyaya getirdi. Beni sazlardan yapılmış bir sepete koydu ve nehre bıraktı. Nehir üstüme yükselmedi ve beni suların sorumlusu Akki’ye götürdü. Akki beni sepetten aldı ve kendi oğlu gibi yetiştirdi. Ben Akki’nin bahçıvanı oldum ve tanrıça İştar beni sevdi. Dört yıl bu krallıkta kral oldum.’’ (James B. Pritchard, Near Eastern Texts Relating to the Old Testament, Princeton 1955)

 Bu hikaye, bazı farklılıklarla diğer kültürlere de geçmiştir. Bunlardan ilki, Tevrat’ın Exodus (Çıkış) bölümümündedir:

 Çıkış, 1: … Mısır’da yeni bir firavun başa geldi. Adamlarına şöyle dedi: ‘’İsrail oğulları kalabalık ve güçlü bir halk oldu. Bizim için bir tehlike halini aldılar. Bazı tedbirler almamız gerekir.’’ İsrail oğullarına ağır işler yaptırırlar. Onlara eziyet etsinler diye başlarına angarya memurlar koydular. Böylece İsrail oğulları, firavun için Pitom ve Ramses şehirlerini yaptılar. Fakat onlar ne kadar eziyet ettilerse, İsrailoğulları o kadar çoğaldılar, o kadar yayıldılar ve  Mısırlıları daha da korkuya düşürdüler. Firavun, İbraniler arasında ebelik yapan iki kadını yanına çağırdı. Kadınlardan birinin adı Şıfra, öbürünün adı Pua idi. Onlara şöyle dedi: “İbrani kadınlara ebelik hizmeti yaptığınız ve onları doğurttuğunuz vakit, doğan çocuk kız ise bırakınız yaşasın, fakat erkek çocuksa onu öldürünüz.” Fakat bu iki kadın, Allah’tan korkarlardı. Firavun’un emrine uymadılar ve erkek çocukları sağ bıraktılar. Firavun durumu öğrendi ve kadınları çağırtıp sordu: “Niçin İbranilerin yeni doğan erkek çocuklarını sağ bıraktınız?” “Bu halkın kadınları çok güçlü, ebe onların yanına gelmeden evvel doğuruyorlar.” diye cevap verdi ebeler. O vakit firavun bütün Mısırlılara: “Her doğan erkek çocuğu nehre atıp boğacaksınız, fakat kızları sağ bırakacaksınız!” diye emir verdi.

Çıkış, 2: “…Bir İbrani kendi kavminden bir genç kızla evlenmişti. Bir erkek çocukları oldu. Çocuk çok güzeldi. Kadın, Mısırlıların çocuğu bulup, onu ırmağa atmalarından korktu ve onu üç ay gizledi ve onu daha fazla gizleyemeyince sazdan bir sepet alıp harç ve ziftle sıvadı ve çocuğu içine koyup, ırmağın kenarında sazların arasına bıraktı.” (Tevrat, çev. Hakkı Demirel, Müjde Yayıncılık, İstanbul 1994)

Diğer bir yansıma da Truva savaşından kurtulup Roma’ya göçenleri anlatan Romus ve Romulus destanında görülür:

Romulus [III] : “…Alba kralları doğrudan doğruya Aeneas’ın soyundan gelerek hüküm sürdüler ve sonunda taht Numitor ve Amulius adında iki erkek kardeşe geçti. Amulius kalıtı iki eşit paya bölmeyi önerdi ve Truva’dan getirilen hazineleri ve parayı krallığa eşdeğer olarak belirledi. Numitor, krallığı seçti. Ama parayı seçen ve onunla Numitor’dan daha güçlü olan Amulius kardeşinin krallığını kolayca elinden aldı, kızının çocuğunun olmasından korkarak onu bir Vesta rahibesi yaptı ve böylelilke sonuna dek yalnız bir kız yaşamı sürdürmesini sağlama almış oldu. Bu kıza kimileri İlia, başkaları Rea, ve daha başkaları ise Silvia derler. Bununla birlikte, çok geçmeden Hesita rahibelerinin yerleşik yasalarına aykırı olarak kızın bir çocuğunun olacağı anlaşıldı. Tam ölüm cezasına çarptırılacaktı ki kralın kızı olan Antho onun için babası ile konuşarak bunun önüne geçti. Ama buna karşın kız tutuklandı ve kral Amulius’un bilgisi olmaksızın doğum yapmaması için başkalarıyla tüm ilişkisi yasaklandı. Zamanı gelince kız insan büyüklüğünün ve güzelliğinin ötesinde iki oğul doğurdu. Bununla korkusu daha da artan Amulius bir hizmetçiye bebekleri alıp uzaklara bırakması buyruğunu verdi. Bu adama kimileri Faustulus derken, başkaları ise bunu kabul etmez ve Faustulus’un onları yetiştiren kişi olduğunu söylerler. Faustulus, çocukları küçük bir sepete koyarak nehre atma amacıyla yola çıktı. Ama suyun kabararak şiddetle akmaya başladığını görünce akıntıya daha fazla yanaşmaktan korktu ve çocukları oracıkta bırakarak uzaklaştı. Nehir taştı, sonunda seller tekneyi alıp yavaş yavaş sürüklemeye başladılar ve götürüp şimdi Kermanus denilen düz bir toprak parçasının üzerine bıraktılar. (Plutarkos, Ünlü Yunanlı ve Romalıların Yaşamları Theseus-Romulus, İdea Yayınları, İstanbul 2011, s 51-52)

Yukarıdakiler kadar net olmasa da bu anlatıdan izler taşıyan Mısır’ın İsis ve Osiris efsanesini de anmak gerekir:

Tanrı Osiris, Mısır’ı medenileştirme işini tamamlayınca rotasını dünyaya çevirir. Tahtı karısı İsis’e bırakarak veziri Thot, çakal başlı ölüm ve mumya tanrısı Anubis, Yukarı Mısır’ın köpek suretli ölüm ve savaş tanrısı Web-wavet (Ophois/Apaut) ile birlikte dünyaya düzen vermek üzere uzun bir sefere çıkar.

İşini tamamlayıp seferden döndüğünde, karısının dirayetli yönetimi altında ülkesini çok iyi durumda bulur. Ancak bu durum uzun sürmez. Tahtı çok arzulayan fakat Osiris’in yokluğunda bile ele geçiremeyen Seth, kardeşini ortadan kaldırmak için şeytani bir plan yapar. Osiris’in ölçülerinde bir sandık yaptırır ve değerli taşlarla süsletir.  Yetmiş iki kişi, bu planda kendisine yardımcı olmaktadır.
             Büyük bir ziyafet düzenlenir. Davetli olan Osiris, hiçbir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe katılır. Seth, yemeğin sonunda sandığı ortaya getirtir ve “Kimin ölçülerine uyarsa sandığın sahibi odur!”der.  Bunun üzerine herkes sırayla sandığın içine yatar, fakat sandık sihirli olduğundan kimseye uymaz. Sırası gelen Osiris sandığa uzanır uzanmaz Seth sandığı çiviler, ardından eritilmiş kurşunla lehimleyip Nil nehrine atar.

Bu acı olayı öğrenen İsis, üzüntüsünden saçlarını kesip elbiselerini paralar. Sonra Osiris’in kilitlendiği sandığı aramaya çıkar. Sandık Fenike’ye kadar sürüklenmiş ve bugün Lübnan’da bulunan liman şehri Byblos’un sahillerine vurmuştur. Süratle büyüyen bir ağaç (muhtemelen hartlap ya da yunankocayemişi denilen sandal ağacı türü) sahile vuran bu sandığı gövdesinin içine alıp korur.  Sahile gezmeye gelen Byblos kralı Malkandros, bu ağacı görüp hayran kalır ve sarayına sütun yaptırmak üzere kestirir. Ağaç kesilirken etrafı hoş bir koku kaplar. Olay, Isis’in kulağına gelir. Durumu anlayan İsis, kılık değiştirip Malkandros’un sarayına gelir ve kraliçesi Astarde’nin çocuğuna dadı olur. Ölümsüzlük verme niyetiyle birgün, çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören Astarde, çığlıklar atarak onu engeller. Böylece İsis, kendisini tanıtmak zorunda kalır ve kral Malkandros’dan izin alarak sütunu açar, içinden Osiris’in sandığını alır.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir